Bir bilim adamı: Doç. Dr. Muzaffer Tunç


Geçtiğimiz ay toprağa verildi hocamız. Bir kaç arkadaş birbirimizi aradık. Beklemediğimiz bu ölümün şaşkınlığını üzerimizden atamadan, ürkek cümlelerle başsağlığı diledik. Nedense hep bir sessizlik oldu telefonda.

Belki binlercemiz benzer bir şekilde öğrendi bu zamansız ölümü. İnternet haber portallarında bir iki satır yazı. Ve nedense hep aynı resim Türk bayrağı önünde sade bir gülümseme.

Bilmiyorlardı ki aceleyle yerleştirilmiş o resim belki de kendisini en iyi anlatanıydı.

Çok şey söylenebilir hocamız hakkında, bundan sonra da söylenecek. Şuna yürekten inanıyorum daima anlatılacakta. Bunların içerisinde kendisine en çok yakışanı “mütevaziydi“ olacaktır kanımca. Hem öyle bir tevazudur ki bu kimselere rahatsızlık vermeden; sabahın erken bir vaktinde, tek başına gitmeyi göze alabilmiştir hastaneye…

Söylenecek çok şey var ama birkaç şey yazamadan edemeyeceğim. Bunun için fakültenin henüz ilk günlerinden bahsetmeliyim. Burada ne işim var dediğim günlerde tebessümüyle, o her zaman ki ikna ediciliğiyle devam etmemi sağlamıştı eğitimime.

Yine ilk günlerden bir ayrıntı, her zaman iliklerdi kürsüye çıktığında ceketinin düğmesini. Sorarım size hiç açık gördünüz mü? Sormadık neden diye. Soranlar olmuştur kim bilir ama biz bilirdik neden düğmelenmiştir o ceket.
Ha bir de yeri gelmişken; koyu renk takım elbiseyle görülmemiştir kendileri.

Geriye dönüp baktığımda kalbimin ve aklımın derinliklerinde bir bilim adamı duruşu kalıyor bende. Hem öyle bir bilim adamıydı ki o yerellik ile evrenselliği kendinde özümsemişti. Şimdiler de her nerede görev yapıyorsam o bilimden taviz vermeyen duruşu korumaya çalışıyorum. Ve kendisine söz verdiğim gibi, her geçen gün daha çok seviyorum coğrafyayı.

Nur içinde yat hocam. Mekanın cennet olsun. Elbet tekrar görüşürüz.

The 11th Hour ( Onbirinci Saat)


Okulun üçüncü haftası..
Bazı şeyler için erken bir zaman belki de ama çok geç kalınmışta olabilir.
Uzundur bir motivasyon kaynağı bekliyordum. Baktım gelmiyor ben ona gittim. Hafta sonu coğrafya öğretmenleri çalıştayına katıldım. İyi de etmişim hani. Benzerleriyle bir araya geldiğinde insan, tuhaf bir güç hissediyor kendinde.
Orada, o anda bireysel olarak alınmış bir karar bu. Okulda her hafta bir belgesel izlettirmek çocuklara.
İlk olarakta the 11th hour ile başlayacağım. Türkiye'de gösterime girmediğini sandığım bir belgesel. Yalnızca 7. İstanbul AFM Uluslararası Bağımsız Film Festivalinde "Gezegen, İnsan" bölümünde gösterildi.
Festivalin tanıtım sayfasında film hakkında şunlar söylenmiş..

Gezegenimizin tarihinde insanlığın buradaki zamanı kısa ancak çok etkili oldu. İnsanlığın var olma mücadelesi endüstri, bilim, tıp gibi alanlar yaratsa da, yeryüzünde yaşamı mümkün kılan hassas dengeyi de doğrudan tehdit eder hale geldi. 55 milyon yıl once dünyaya bir meteor düştüğünden beridir bu kadar fazla sayıda tür yok olmamıştı, örneğin. üzerinde Susuzluk. Açlık. Sel. Rekor yağışlar. Kasırgalar. Asid yağmuru. Dünya tarihinde rastlanmış en yüksek dereceler. Peki bu değişimler kalıcı mı? Yoksa ancak tüm parçalarına birlikte bakıldığında anlam kazanan bir yap-boz gibi, daha büyük bir hikayenin habercisi mi? 11. Saat değişimin mümkün olabileceği son anı anlatıyor. Film insanlığın nasıl bu noktaya geldiğimiz, dünya ekosistemi üzerinde nasıl bir iz bıraktığımızı ve bu saatten sonra nasıl değişebileceğimizi anlatıyor. Filmde eski Sovyetler Birliği başbakanı Mikhail Gorbachev, tanınmış bilim adamı Stephen Hawking, sürdürülebilir tasarımcılar David Mau ve William McDonough gibi 50’yi aşkın bilim adamı, düşünür ve lider ile görüşmelerde gezegenimizin karşı karşıya bulunduğu en önemli sorunları sunuyor ve tartışıyor. Yapımcılığını ve seslendirmesini Leonardo DiCaprio’nun yaptığı film insan olmak üzerine düşündürücü, hatta kışkırtıcı, bir yapım.
Yarın afiş hazırlayarak başlayacağım işe. Var olan teknolojik imkanların elverdiği şekliyle. Gösterim perşembe günü olacak. Katılım ne kadar olur kestirmek zor. Çalıştay sırasında öğrendiğim bir klişe sözcükle açıklamak gerekirse "öğretmen büyüsü"ne ihtiyacım olacak. Hadi hayırlısı..

Beautiful Boy - John Lennon

Mr. Holland's Opus


Okul sonrası bir öğleden sonra, günün yorgunluğu henüz üzerimdeyken izleme şansına sahip oldum. hem de inanın buna tv'den. öğretmen filmleri adında bir kategori oluşturma isteği uyandırdı bende. en azından şimdilik trailer kadarıyla yetiniyorum. izlemeniz dileğiyle.

Aşağıda film ile ilgili alıntı da olsa bir tanıtım yazısı var...

"Ritm duygunuz olmadan davul çaldığınızı, ya da aşık olur gibi şarkı söylediğinizi hayal edin. Bazen öğretmenler öğrencilerinde farkında olmadıkları yetenekleri keşfederler.. bazen Bay Holland gibi birisi çıkar ve hayatınıza girer. Akademi Ödüllü Richard Dreyfuss'un Oscar'a aday gösterildiği rolü "beyazperdedeki en inandırıcı değişim hikayelerinden birisi" (USA Today), ve aralarında Akademi Ödülü sahibi Olympia Dukakis ve Oscar adayı William H. Marcy bulunan "hatasız oynayan yardımcı oyuncular var"
Glenn Holland (Dreyfuss), en çılgın hayallerinde bile gençlere müzik öğretmeninin yeteneğini boşa harcamaktan farklı birşeye dönüşebileceğini düşünemezdi. Ama genç bestekar ailesini destekleyebilmek için bir muhteşem eser yapmaya karar verince, ilham verdiği öğrencilerin onda yarattığı etkiyi farkeder... ve onların senfonisinin notalarını oluşturduğunu anlar. Hayatımızı değiştiren o ender rastlanan, yetenekli öğretmenlere bir adak" (San Francisco Chronicle) olan Sevgili Öğretmenim bir zafer marşı!"

Büyük Oyunu Anlamak - Yves Lacoste

"Jeopolitik üzerine Yves Lacoste imzasıyla yazılmış bu eser yalnızca eksiksiz bir başvuru kaynağı değil, aynı zamanda bugünün sorunlarını tarihsel bir bakış açısı içine yerleştiren engin bir tablo sunuyor"
diyerek tanıtmışlar kitabı. Ben buna derslerde kullanılabilecek olağanüstü bir yardımcı kitap ibaresini eklemeden edemeyeceğim. Bütün coğrafya öğretmenlerine salık veriyorum. Özellikle son sınıflarda ana metin olarak da kullanılabilir.
Coğrafi bir kitapta olması gereken bütün teknik ayrıntılara sahip olan kitapta; haritalar adeta görsel bir şenlik yaratıyor. Hani neredeyse okumadan da meramını anlatacak kabilinden.
Kitap ilk sayfalardan itibaren bizi jeopolitik bilimine hazırlıyor. Temel kavramları açıkladıktan sonra başlıyor bugüne kadar olan biteni anlatmaya. Eserdeki grafikler, tablolar; bu tablolarda kullanılan sayılar 2005 yılına ait değerler olarak öne çıkıyor. Çeviri kitaplarda önemli bir ayrıntı olan editör meselesi ise alanındaki en yetkin isim, Mustafa Alp Dağıstanlı ile doruğa ulaşmış durumda. Ne demek istediğim coğrafi yer adlarıının kullanımında, 94/5856 sayılı karara uyumda ne denli titiz bir çalışmanın yapıldığını görünce anlaşılacaktır.
Son olarak kitabın kalıbı ve basım kalitesi dikkate alındığında önemsiz bir ayrıntı gibi görünse de fiyatı. Alabilme şartlarınızın iyileşmesi dileğiyle..

Kitaptan örnek sayfalar görmek istiyorsanız tıklayınız.

SYMPTOMS of LONELİNENS

Öğrenilmiş Farkındalık

Mutfakta aranırken oldu tüm bunlar. Bir yokluk durumunda herkesin arandığı gibi bende arandım. Önce buzdolabının kapağını açarken buldum kendimi. Hiç birşey yiyecek durumda değildim oysa. Gözüm buz gibi olduğunu düşündüğüm suya odaklandı. Şişedeki suya yemek kokularını karışmış olması ihtimali ile vazgeçtim. Soğuk nem taneleri kollarıma ulaştığında, kapandığından iyice emin olacak şekilde bastırdım kapağına. Bir kaç kez açık kaldığını görüp kendime hayıflandığımdan olsa gerek, dönüp bir kez de kontrol ettim. Mutfağın tam ortasında durdum sonra. Uzun zamandır hareketsizlikten hantallaşan gövdemle. Şimdi karşımda ısıtıcı duruyordu.

Herkesin bildiği adıyla kettle işte. Kullanmaktan canını çıkardığım alet. Sert bir kahve ne iyi gelirdi diye bir düşüncem olmadı. Yersiz yere düğmesine bastım, dalgın bir anıma gelse açık kaldığını dahi unutabilirdim. Ne olduysa ben kahve yapma hazırlığı aşamasındayken oldu. Isıtıcının içindeki suyun taze olduğuna emin olmasam, bu kadar çabuk hazırlayabileceğimi sanmıyordum. Kahve, bildiğiniz hazır kahvelerden, koyu yeşil ambalajlı bir jacobs ürünü, sanırım monarch. Şekersiz, kremasız şu sade olanlarından. Bir allegori olarak çok farklı bir kahve yapacağım düşünülmüşte olabilirdi. Bu ihtimali hemen burada kaldırıyorum.

Evet, tam o anda oldu. Bunu söylediğime hala inanamıyorum. Fizyolojik olarak pekte mümkün olmayan bir durumdu bu. Durduk yere "Yaşamak güzel şey be kardeşim" dedim. Hem de oldukça yüksek bir ses tonuyla, yanımda yöremde kimseler yokken. Duyurmak istediğim biri olsaydı bari. Onda bir şekilde motivasyona dönüşseydik. Söylediğim bu koca sözcüğü irdeleyip, kargışlasaydık.

"Yaşamak Güzel şey be kardeşim" Öğlen sonu, bu saatlerde, her zaman olduğu gibi tek başınaydım bunu söylediğimde. Bu tekbaşınalık bu aralar iyiden iyiye alıp başını gitmiş olsa gerek. Kesinlikle kötü bir durum bu. Sorduklarında, öğrenilmiş farkındalık deyip geçiştirmeyi düşünüyorum.

O sözleri söylediğimde hangi haldeysem artık.
Tenimden, bedenimden bütünüyle bir kopuş yaşadım.
Bunu diyen ben, reklamdan fırlamış bir sözün dehşetiyle.

MANASTIRLI HİLMİ BEYE BİRİNCİ MEKTUP


İşte şu yağmurlar, işte şu balkon, işte ben
İşte şu begonya, işte yalnızlık
İşte su damlacıkları, alnımda, kollarımda
İşte yok oluşumdan doğan kent
Hiçbir yere taşınıyorum, kendime sızıyorum yalnız
Ben dediğim koskocaman bir oyuk
Koltuğun üstünde, aynadaki yansıda
Bir oyuk! sofada, mutfakta, yatağımda
Yaşamayı tersinden kolluyorum sanki
Yetişip öne geçiyorum sık sık. Sözgelimi
Bir iki saatte bitiveriyor bir mevsim
İyi
Bugün pazartesi mi? kapının, pencerenin durumu
Salıyı gösteriyor.
Salondaki büyük saati sattım
Saatin ölçebileceği
Herhangi bir zaman parçası yok
Gittiği yeri bilmeyen böcekler gibiyim
Bir oyuğa, oyulmuş bir yaşama
Ne gereği var ki saatin
Balkona çıkıyorum sürekli
Yollar yollar yollar katediyorum sanki böylece
Bir semtin ilk rengini alıyorum
Örneğin Ümraniye'de bir çay bahçesindeyim
Bazan
Anılardan anılara bir yol
Ve
Anılardan anılara sallanan bahçe
Hangi yaprağı koparsam son anı avucumda kalıyor
İyi.
Yeniköy'de bir kahve içer miyiz, dedim bu sabah
Bu sabah bu sabah
Oralı olmadı kimse —pazartesi miydi—
Oyuğumdan çıkmıştım tam, begonyamsa güller içinde
Nasıl?
Güllerse güller içinde yani
Ve balkon demirinde bir martı. Dedim ki
Deniz şuralarda bir yerde olmalı
Çıt yok evin içinde
Deniz şuralarda bir yerde olmalı
Çıt yok
Sanki dünyadaki bütün çay ocakları kapalı
Ve göklerden tepelere inen bir sokak
Ya da bir akarsuyum ben
Denizse
Şuralarda..
Yok önemi bir iki gün kaldı —martı—
Balkonda
Deniz de öldü sonra, martı da
İyi iyi.
Suyu tutmak gibi bir şeydi hepsi
Günler —seni anımsadığım zaman—
Birden Kurtuluş'tan Taksim'e giden bir tramvay görüntüsü
Mavi bir elektirik çakımı tellerde
Sanki kar yağıyor da sürekli, Tepebaşı'ndayız
Karlar gıcırdıyor ayaklarının altında
Besbelli Gümüşsuyu'ndayız, Rus lokantasındayız
—Ne tuhaf, biz her zaman her yerdeyiz ikimiz—
Şarap içmişiz, üşüyoruz
Dışarda dünya silinmiş
İkimiz ikimiz ikimiz
Böyle birkaç defa ikimiz
Sonra ki bir fotoğrafa dönüşüyor her şey
Nasılsa
Sarı emmiş, mordan çekinmiş, kahverengi bir fotoğrafa
Sahi, kalınca bir şeyler giyinmeliyim ben
Üşümüyorum da
Bende herkes var, diyen bir kızın titrek
Sesleri dökülüyor kucağıma
Dudaklarım kan mavisi bugün.
Biz burda iyiyiz, biz burda çok iyiyiz
Biz burda kırk yaşındayız hepimiz
Dördümüz bir kişiyiz de ondan
İçimizden biri uyuyor olsa, falan filan
Onu bekliyoruz bir kişi olmak için
Evet evet, yanılmıyorum ben
Bir iki kişi kaldığımız zaman yanılabilirim
Doğrusu ya
Yanılmak her şeyi yeniden görmek gibi bir şey oluyor
Duvardaki vitray, begonya
Begonya, vitray
Kurtuluşla Asmalmıescit birbirine geçiyor
Bir tramvayın durmasıyla durmaması arasındaki ayrım
Karanfil kokuyorsa biraz
Yeni koparılmış bir demet karanfilim ben
Saçlarını soğuk ve uzun.
Ne diyordum? yağmurlar, evet
Üşümüyorum ürperiyorum sadece
Biçimini zorlayan bir kedi gibi
Dur biraz
Kapı çalındı, hayır, telefon
Telefon kapı telefon
İkisi birden mi yoksa
Yoksa
Ne telefon ne kapı
Bir şimşek sesi hiç olmazsa
O da değil
Ses filan duymadım ki ben
Yuvarlandıkça büyüyen
Bir kartopunun yumuşak sesi mi? belki
İki sesi taşıyan bir ses
Neden olmasın
Biraz önceki gibi
Üstümden biri kalkmıştı —yok canını—
Öyle değil, bir gölgeydi hepsi hepsi
Yer değiştiren gezgin bir gölge
Bahçedeki ceviz ağacından
İçeri sürüklenen.

Edip Cansever

Kafa Dengi















Biraz aceleye mi geldi yoksa programın ismi. Ben pek beğenmedim.
Sırrı Süreyya Önder, kapanın elinde kalmış anlaşılan. Hemen oturup pervasız kapitalizm hızıyla kotarılmış birşeyler.
Öyle ya bu yeni nesil islamcı cenah biraz derinlik görünce ne edeceğini şaşırdı. Belli ki farklı yöntemler arıyorlar, yaşadıkları bu değişimin acısını hafifletebilmek için. Kısacası derinlik arıyorlar yaşama dair. Buldular mı? Umarım buldular.
Hala isimdeyim. Çokta sindiremedim bunu. Her iki kafa arkadaşımızda bu halden oldukça uzak.
Bunu her iki anlamda da düşünebiliriz.
Birincisi Selahattin Yusuf'un ( bir soyadı var mı acaba nedense eksik kalıyor) Agresif duruşu.
Çok analize gerek yok. Böyle bir adamın bulunduğu ortamda uzun süre hoş bir sohbetin yapılamayacağı kesin.
Kavga çıkarmaya hazır bir duruş onunkisi.
Hani şu bizim çocukların bazılarında gördüğüm, arkasında birinin belli olduğu bir duruş.
Öyle bir duruş ki kısa süre sonra futursuz bir söyleme dönüşüyor. Sözünü sakınmaması kararlılığından değil iyi biliyorum. Keşke tahmin ediyorum diyebilseydim.

Gelelim ikincisine. Sırrı Süreyya Önder de sanıldığı gibi kafa dengi değildir.
Bizim buralarda şöyle bir söz vardır. "Hele o bir de benim eşek yüzümü görsün".
Şimdiler de herşey hoş sohbet. Eğer uzun ömürlü olursa program ne denli haklı çıkacağım anlaşılacak.
Kahin miyim değilim elbet. Devrimci duruşundan mütevellit söyleyebiliyorum bunu.

Seveceğimiz adamı önce bir güzel döveriz gibi oldu bu yazı. Biraz kızgınlığım var elbet bu manzaraya. Çok öfkeleyim ama inanın onlara (Kafa denkleri) değil.
Birden bire Orhan Alkaya'nın şu dizeleri geliyor aklıma.
"Gene yenildik muhip onlar kazandı
başarı tanrısı beton akıllara hükmünü bildirdi"
veya
" muhip onların elinde"

Anlaşılacağı üzere bir Muhip'i daha onların eline vermek üzereyiz. Verdik mi yoksa.
Bu işin miladı Meksika Sınırı adlı programdır. Kendi mecrasında mütevazı bir yapımken bir anda Sırrı Süreyya Önder'in konuk olarak katılımıyla mecrasından biraz taşmışıtı. Bu taşkınlık sözümona yeni burjuvazini iştahasını kabartmış olacak. Şimdilerde bu frekansdayız.

Olsun. Yine de tanıdık bir yüzle karşılaşmış olmak ekranlarda, bu bunaltıcı yaz sıcaklarında -hep öyle derler ya- herşeye değer.
Olsun diyorum, eğer bu parlak yüzlü, yeni yetme, aydınımsı çocuğa biraz katlanacak olursanız, sözümü esirgemiyorum bilge bir adamla keyifli bir kaç saat geçireceksiniz.

Perşembe akşamları yayında program. Durun saatini de vereyim 21:15. Kanal 24'te.
Siz bakmayın bana mutlaka izleyin.

Son programlarında konuk olarak Leman ve Şevval Sam vardı.
Şevval Sam, Sırrı Süreyya'nın bir sırrına vakıf olmuş olsa gerek türkü söylerken, sürekli işmar edip durdu. Uzaklardaki bir hatuna dair. Gönül adamıdır bu, çok fazla üstüne varmaya gelinmez. Zaten bir ızdarap haliyle sunuyor programı, mahçup etmeselerdi bari.

ekispires



geriye dönüşleri seviyorum.
geriye döndükçe sendeleyip düşeceğimi bile bile
orada alıkoyan birşey var
bir eksik bildirim, bir yanılsama
biliyorum..